top of page

Arslanlar ve Emanetler

  • Yazarın fotoğrafı: zalien .
    zalien .
  • 22 Eyl 2023
  • 7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 22 Eyl 2023



İki numaralı dans salonu.

Tam ortasında duruyorum.

İki binli senelerin neredeyse tropikal denilebilecek bu yazında gece inmiş, nöroşirürji yoğun bakımının pencerelerinden içeri doğru bana sıcak bir “kolay gelsin” sesleniyor. Bu Perşembeyi Cumaya bağlayan gecede yoğun sisli ve sarımtırak bir karanlık erkenden bastı; galiba bir güneş tutulması bekleniliyordu.


On üç saatlik gece nöbetim başlamadan önce bir gezineyim, hastalar ne durumda, henüz sorumluluk almadan bir bakayım….

Dans salonu diyoruz, çünkü, iki büyük, baştan başa bir tarafı pencere olan odalar tam 13 yoğun ve ağır hastanın bakımı ve küçük acil operasyonlar için yeterince geniş planlanmış.

İki salon arasındaki koridoru “A Bulvarı” diye adlandırdım. Boş iken o geniş 10 metrelik, ortası mutfağa açılan yolda iki, üç kişilik gruplar halinde geyik yapıyoruz.


Etrafıma bakıyorum; hemşireler dışarıdaki operasyon ünitesine götüren ana koridordaki toplantı odalarında nöbet devrindeler. Meslektaşım hâlâ duş alıyor. Nöbeti alışılmadık derecede sakin geçmiş, mutlu. Bu gece acil bir durum çıkmaz ise sanat yapmayı planlıyorum.

Uykumu almış, 2 kilometre koşmuş, yoga yapmış, iyi beslenmiş, ağrısız, sancısız nöbete gelmişim. Motivasyonum, enerjim tavanda. Birinci sınıf tıp için elverişli bir gece olabilir.

İçimdeki küçük, narsist, her kritik duruma hâkim beyin cerrahisi asistanı, hastalarının solunum durumlarını, beyin basınçlarını, arter türbülanslarını ve enfeksiyonlarını biraz daha iyileşmiş durumda devretmek istiyor.


Biri sanki solunum cihazlarını ve monitörleri aynı anda sinyal vermesi için programlamış; altı komatöz ve entübe hasta benim direktifimi bekliyor gibi. Salonda benden başka ayık ve yürüyen bir organizma olmadığından emin olduktan sonra “Hadi bakalım, bugün kim benimle birlikte galaktik performans gösterecek? ‘Pocahontas takımı- hayata dönüşü’ isteyenler el kaldırsın lütfen!”, diye sesleniyorum.

Tabii ki salonda benden başka tek hareket eden solunum cihazları sayesinde ölmeyenlerin benim beynime de işleyen ritmik bir sesle inip kalkan göğüs kafesleri. Gözlerimi kapatınca beynim bazen bateri ve bas sesleri de ekliyor. Sanki hastalarım, emanetlerim ve ben, birbirimizle bu melodiler üzerinden senkronize oluyoruz.


Aklımda 13 saatlik süreyi görevlere ayırıp 1 numaralı salona yönelirken Jasmin, genç, zeki ve azimli gece hemşiresi, klinikteki ”diğer Türk”-, telaş dolu bir yüz ifadesiyle hızlıca bana doğru geliyor. Bir şey söyleyeceğine durup beş metre ileriden elini sanki ‘ben de Pocahontas takımındayım’ der gibi kaldırmış bana doğru sallıyor.


Jasmin’ in arkasından 1 numaralı dans salonuna girerken nöbetten önce başlayan kargaşanın genelde bütün gece çorap söküğü gibi devam edeceğine işaret ettiğini düşünüyorum. Yani bu gece, “yan hasar” enkazlarını kontrol altına almak ile geçecek gibi başlıyor. Dalgaları kontrol edemiyorsan sörf yapmayı öğren. Evet, soğukkanlı bir hemşirenin yetkinliğinden eminseniz telaşlı hâlinden bütün bunları okuyabilirsiniz.


Salonda ana ışıklar daha yakılmamış anlaşılan; oda karanlık ve ürpertici derecede soğuk. Jasmin kapıdan girişin solundaki ilk yatağa yönelmiş, fal taşı gibi açılmış, panik dolu gözlerle bana bakıyor ve koridordan sızan loş ışıkta görmeye zorlandığım tavandan sarkan ve boş yatağın üzerindeki karanlıkta kaybolan bir ipi gösteriyor. Konuşmuyoruz.

Aniden adrenalinim yükselmiş, fakat hâlâ oldukça sakinim ve yükselen bir dikkatle etrafımı kolaçan ederken diğer altı yatağın da boş olduğunu fark ediyorum.

Kafam iyice karışıyor, gözlerim karanlığa alışmış, şeffaf siyah bulutlar içindeki yatakların üzerinde tavanda biten ipleri görüyor. Ben anlam bulmaya çalışıyorum.

Jasmin o sırada büyük bir olfaktör nöroblastom ameliyatı sonrası 6 haftadır komada kalmış bu sabah dengeli bir durumda devrettiğim 5 yaşındaki erkek çocuğun boş yatağının üzerinden sarkan ipe yönelip tutuyor. Bana bakıyor, bekliyor. Ben başımla onaylıyorum. Cesur hemşire ipi çekiyor. Yatak ve ip arasındaki karanlık aydınlanırken biz dehşet içinde donuyoruz. Bir lamba yok, fakat ipi çekince yatağın üstü aydınlanmış, çocuk belinden kırılmış bir çubuk gibi baş aşağı ipten sarkıyor. Solunum hortumu da yok ağzında! Hem Jasmin, hem ben artık paniğe doğru yol alıyoruz, ikimizin de kalp atışlarını duyuyorum.

Jasmin çocuğun adını çağırıyor. “Martin!” Çocuk yaşıyor! Bizden biraz yüksekte, sarkan başını hafif kaldırarak grimsi duvar beyazı yüzünde bir gülümseme ile bize yandan bakıyor… bakıyor, fakat bakışları sağlıklı bir hayat ile bağdaşmıyor. Büyümüş göz bebeklerinin ölümcül ve şekilsiz siyahlığı yeşil irislerinin neredeyse tümünü kaplamış. “Galiba aramızda bir psikopat hastaları bu hâle getiriyor” diye düşünüyorum akılsızca. “Martin, sana ne oldu?” diye soruyorum. Martin başını doğrultup boş bir ifadeyle gülümseyerek ‘hiiiç, ben sadece öldüm. İkinize her şey için teşekkürler. Elveda.” derken ışığı sönüyor ve havada minik Martin’in ölü gövdesini kör ellerimizle boşuna arıyoruz.


Daha kendimize gelemeden, ne olup bittiğini anlamadan diğer salonda hayati aletler orkestrası dağılmaya başlamış, sinyal ve tehlike sesleri, şizofren ve kafkaesk bir Mussorgsky- Hardrock karmaşığı gibi darmadağan ve aritmik yükseliyor. Jasmin’ i diğer hemşireleri nöbet devrinden çağırması için yönlendiriyorum ve koridorda hazır bekleyen reanimasyon arabasının fişini çekip ikinci salona itiyorum. Beklentim facia.


İçeriye girdiğimde sanki hiç bir şey olmamış, hastalar aletlerine, monitörlerine bağlı, etraf süt liman gibi. En azından ışıklar sönmemiş bu salonda. Şaşırıyorum iyice. Sağ gözümün köşesinden kapıdan girişte 13 numaralı ilk yatakta bir kıpırtı fark etmiştim. On yedi yaşında araba çarpmış bir genç, dens fraktürünün bir parçası orta beyine saplanmış, locked-in sendromu dediğimiz uğursuz bir durumda 2 aydır ebedî bitkisel hayatına hazırlanıyor. Hiç bir beyin refleksi doğru dürüst çalışmıyor, solunumu trakeotomi üzerinden sağlanıyor. Dış dünya ile bağlantısı yok, beyin dalgaları darmağan. Akciğerleri iyice kötüleşmiş, zatürre olmuş, ventilatörlü rehabilitasyona transferi gecikmiş. Gün içeri, gün dışarı anne ve babasının çoktan kurumuş gözyaşlarıyla yıkanıyor…zavallı insan…değil artık.


Kıpırtının ne olduğunu anlamak için gencin yatağına yanaşıyorum. Hareketin gülümseme ve konuşma çabaları olduğunu görüyorum. Kai gözleri kapalı konuşmaya çalışıyor, sanki bir ritme uyar gibi dudaklarını oynatıyor, fakat solunum hortumundan dolayı sesi çıkmıyor. Bu beklenmedik ve mantıken sorgulamadığım durum bana umut veriyor ve belki bu çocuğu biraz iyileştirebilirim diyorum. Alıcını temizle, kadın! Arkamda beliren Jasmin, diğerlerinin devir odasında olmadığını, ava gitmiş olduklarını söylüyor. Kafam yeniden karışıyor- ne deli bir gece bu?! ‘Ne avı?’. Bağırıyorum neredeyse. Biz cerrahlar kontrolü kaybetmeyi hiç sevmiyoruz. Sevmiyoruz, çünkü bizde insanlar daha çabuk ölüyor. Umut en son ölür.


Seneden seneye yazın yükselen hava sıcaklığında Almanya’nın o zamanlar -hele kadınlar için- en acımasız ve sert beyin cerrahilerinden biri olarak tanınan Bonn Üniversitesi Beyin Cerrahisi ve Özel Nöroşirürjik Yoğun Bakım Anabilim Dalı Kliniğinin, güzelim Venüs Dağının tepesindeki ormanın içindeki konumundan dolayı serinlemeye çalışan yaban domuzlarının sıkça istilasına uğradığını hatırlıyorum. Birinci katta bulunan yoğun bakımın girişinden gelen homurtu bana evvelki sene yaşadığım acayip durumu anımsatıyor. Giriş katındaki laboratuvar koridorunda arkamda bugünküne benzeyen, insani olmayan bir ses duymuş, sesin geldiği yöne dönmüş ve öyle bakakalmıştım. Karşımda kocaman bir erkek yaban domuzu olimpik bir azimle bana doğru hızlanıyordu. Hastane hayatında olup biteni bazen kurtarıcı reaksiyonu gösterdikten sonra sorguluyorsunuz. Ben yine durumu sorgulamadan laboratuvarın küçük kan penceresinden içeri atlamış ve üstüne indiğim masanın üzerine dizilmiş, düzenlerini bozduğum hamilelik testlerinin ortasında ortalık yatışana kadar beklemiştim. Testlerin sayısına şaşırmıştım, fakat oradaki sayıca yüksek varoluşlarını bulunduğum duruma nedense tezat olarak hissettiğim bu paketler beni rahatlatmıştı. Ertesi gün Bonner Anzeiger Gazetesi Bonn Üniversitesi Beyin Cerrahisinin o sene de yaban domuzlarının “hasarsız” saldırısına uğradığını yazmıştı. Sezonluk macera.



Odanın girişine yakın hafif sağa doğru yan eğilerek hareketsiz bir pozisyonda pür dikkat yoğun bakımın girişine yaklaşan sesleri analiz etmeye çalışıyorum. Ensem ürperiyor. Bu homurtu, yaban domuzu için tipik bir “hığkh- hığkh” ile bitmiyor. Bu homurtu derinleşmeye ve yırtıcı bir tona evrilmeye başlıyor. Bu homurtu, çok daha ölümcül bir tehlike bağırıyor.


Yavaşça başımı iyice yana eğerek yoğun bakımın girişine bakıyorum. Jasmin çoktan oraya gitmiş benim gibi başını dışarıya uzatmış, olan biteni görmeye çalışıyor. Aniden yoğun bakımın girişinin karşısındaki merdivenlerde Kai’a, geldiğinden beri gece nöbetinde bakan erkek hemşire Sven çığlık çığlığa ve korku dolu bir yüz ifadesi ile beliriyor. Onun arkasındaki bir şeyi gören Jasmin dehşet içinde bağırarak bana doğru koşuyor ve beni tutup salonun ortasına sürüklüyor ve anlaşılması zor bir şeyler kekeliyor. Dışarıdan feci bir kükremenin ardından Sven’in çığlıkları sancı bağırtılarına dönüşüyor. Ben Jasmin’in kollarından kurtulup Sven’e bakmaya koşuyorum. Zor anlarda bile mizahından eksik etmeyen fedakâr hemşire yoğun bakımın girişinde sırt üstü yere serilmiş ve başının önüne kendini korumak için siper ettiği sağ kolu, saçakları ve pençeleri kan ile yıkanmış kocaman bir arslanın ağzının içinde kayboluyor. Sven içler acısı bağırıyor, inliyor. Her yer kan olmuş…fantastik üçlüye şah çekildi. Birden arslan onu bırakıp bana doğru dönüyor ve gözleriyle ‘Sen de bana tâbisin!” diye beni olduğum yere mıhlıyor. Ciddiye alınmayacak bir tehdit değil. Bacaklarıma “Yürüyün!" diye emrederek salona dönüyorum ve işlevselliğini geri kazanmış ve hastalara siper etmeye çalışan Jasmin’ e iki enfüzyon askısının sopalarını yuvalarından çıkarıp uçlarına tamir bandı ile tek kullanımlık neşter bağlamasını söylüyorum. “Steril neşter ile avlanmak daha tatmin edici”, diye obsesifliğimi ispatlayan bir saçmalık uçuyor beynimin içinden. İki tüm enfüzyon askısını salonun girişine karşılıklı yerleştirip elektroşok aletinin pedlerini borulara metal üzerine metal gelecek şekilde tamir bandı ile tutturuyorum. Kendim plastik tekerlekli bir sandalyenin üzerinde arslanı bekliyorum.


Beni daha pençelemeden bana ruhen boyun eğdiren ilk arslan kükreyerek içeri girerken kaçmadan evvel aletin düğmesine basıyorum. İki aparatın arasındaki hayvan elektrik çarpmasından dolayı sıçrayarak baygın bir hâlde yere seriliyor. Tok ve tatlış bir koca kediye benziyor. Arslan içeri girerken biraz önceye tezat, bana hiç dikkatini sarf etmediğini fark ettim. Canavarın empatisiz bakışları Kai’ın üstüne kilitliydi. İçeri giren ikinci ve dişi arslan da Kai’a odaklanmış beni sanki hiçe sayıyor. Jasmin bana neşterli boruları fırlattıktan sonra 50 cc’lik bir enjektörden arslanın gözlerine ve burnuna suprarenin sıçratıyor. Evet, bu faydalı oldu- arslan tökezliyor, pençesi ile yanan gözünü silmeye çalışıyor. Elimdeki neşterli borularla zayıf düşmüş hayvanın gözlerini yaralamayı başarıyorum ve kraliçe bir süre geri çekiliyor. General Grievous da kimmiş?


Fakat işimiz daha bitmedi. Aslında hiç şansımız yok gibi. İçeriye iki büyük ve bir genç arslan daha giriyor. Onlar da Kai’ın etrafına toplanıyor. Ergen arslan bizi oyalıyor, yandaki hastanın bacağını koparmaya çalışıyor. Jasmin odanın yedek ilaç dolabında bulduğu her sıvıyla arslanların gözlerine isabet etmeye çalışıyor. Salondaki az miktarda bulunan ilaçlar tükenmek üzere. Küçük arslan bana hırlarken büyüklerden dişisi önce sanki Kai’ı öper gibi kokluyor ve ani bir çene hamlesiyle…nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum, sevgili ve sabırlı okurlar…gencin boynunun sol tarafından akciğer bitimine kadar parçalayıp kopartıyor. Benim başım dönüyor artık, ne yapacağımı bilemiyorum. Ağlamak üzereyim. Kai’ı da kaybettik yani. Bu gece gençlerin gecesi. Yavaşça beynim bulunduğumuz durumu değerlendirmeye, yorum bulmaya çalışıyor. Salonda aniden kendimi bir cam fanus içinde gibi sadece kendi kalp seslerimi duyarken buluyorum. Travma anında derealizasyon normaldir. Evet, durum absürt, rüya gibi, fakat aynı zamanda garip bir şekilde “doğru” ve “gerçek”. Biz ne yapıyoruz burada? Arslanlar ne yapıyorlar burada? Hayatları doğada tabii seleksiyona bağlı bu vahşi yaratıklar burada ne yapıyorlar? Burada hiç bir şey doğal değil ki!


Bilişsel ayrımcılık biraz azalırken arslanların gözlerine son ilaç olarak elimizde kalan morfini sıçratmaya çalışıyorum. İlk defa gözlerini açmış olan Kai ile bakışlarımız birleşiyor. Bana elini uzatıyor- bu da aslında mümkün değil! Yanına doğru ilerliyorum. İki arslan da bana yol veriyor. Onlar kazandılar, buyur, veda et. Gencin elini tuttuğumda bir kan gölü içinde yattığını görüyorum. Parçalanmış göğüs kafesinin ortasında, solunum aleti hortum üzerinden boşuna hava basıyor. Hiç bir sancı belirtisi göstermeyen Kai, benim elimi bıraktıktan sonra yanaşan, beni gözüyle hizaya getiren, elektroşoktan sonra yeniden aramıza katılan ilk arslanın başını okşamaya başlıyor! O müteşekkir gülümsemesini hiç unutamayacağım. Diğer arslanlar önce Kai’ın kan göletini yalayıp sonra genci yatağından sürükleyerek götürüyorlar. Benim dominant arslanım bana sanki “görüşmek üzere” der gibi tepeden aşağı bir bakış fırlatıyor ve sürüsünün geçişini bekledikten sonra kadife patiler üzerinde uçar gibi sessizce merdivenlerde kayboluyor. Biliyorum, doymayan; beni de öpmeden doyuramayan aşkım. Günün birinde ben de sana teslim olacağım.



Jasmin ile önce bacağı yaralanan hastayı stabilize ediyoruz. Arka arkaya Jasmin’in meslektaşları içeri geliyorlar. Sven hariç. Konuşmadan hastalarını sahipleniyorlar. Her şey normal gibi. Neredeyse. Hemen herkesin bir uzvu veya başka bir yeri eksik, bir yerleri parçalanmış, kıyafetler kanlı. Jasmin’in de biz fark etmeden göğsüne pençe vurulmuş. Ben de sancı hissetmiyorum. Bu da çok şaşırtıcı, çünkü arslanlardan birinin sol elimi koparttığını yeni fark ettim. O kadar yaklaştığını bile hatırlamıyorum.


Geceye hastalarımızı stabilize ederek, birbirimize pansuman yaparak, etrafı temizleyerek devam ediyoruz. Nöbetin kalanı sakin geçiyor, sadece bende sanat yapacak hâl artık kalmadı. Bir daha ki sefere artık.


 
 
 

Yorumlar


abonelik

Teşekkür ederim.

© 2023 by zeloshka why.

  • Linkedin
  • Instagram
bottom of page