Stockholm serisi: Aşk Delisi Vasalar I
- zalien .
- 23 Haz 2024
- 4 dakikada okunur
Galärvarvsvägen yolunun kıyısında Nacka'ya doğru giden bir feribottaki tanımadığımız yolculara el salladıktan sonra Kuzey'e kırık ışıklarını yansıtan, soğukça göz yakan sabah güneşinin altında Vasa Müzesine doğru yol aldık.
Müzenin girişinde Mary'nin yüzünde sevinçli bir ifade olduğunu fark ettim. Bu günlerde onu daha çok çatık kaşlı, sürekli düşünceler içinde ve kararlı hâlde fikir yürütürken görüyordum. Bu iş onun için çok ciddiydi. ”Gel, beynini açıp bakayım, Lars orada mı?“ tarzı şakalar da yapmıyordum artık. Mary, en sonunda kültürel bir konuya vakit bulduğuna seviniyordu. Gelecek günlerde biraz daha güzel şeyler yapmaya karar verdik. Ben de tatil hakkımı kullanıyordum böylece.
Stockholm. Tam 5 gündür İsveç'in bu güzel başkentindeydik. Mary, Lars'ı arıyordu. Laszlo ve ben, ona bu dedektiflik işinde yardım ediyorduk. Evvelki akşam bir barda kendimizi yan masadaki güler yüzlü hanımlara “Mary Holmes ve Dr. Ezmeralda Watson, our precious assistant Mr. Laszlo Huskigil.“ olarak tanıtmıştım. Lars kendini uzundur aratıyordu ve hemcinslerimiz Mary'ye yardımcı olmaya çalışacaklarına söz vermiş ve 2 gün sonraki ev partilerine davet etmişlerdi. Erkek konuklarının en az %25’inin adının Lars olduğunu anlatmışlardı.
Müzenin önü bizim gibi turistlerle doluydu. Gişelerin açılmasını beklerken, hafif arkaya doğru dönmüş, soğuk sulardaki kentin yansımaları seyrediyor, Stockholm'un atmosferinin bana neden hassas bir gizem gibi geldiğini düşünüyordum. Mary'nin çene boyunca, koyu kumral lüle saçından iki ince tutam hafif rüzgârda benim baktığım yöne havalanmış, dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Görsel alanıma giren iki sanal dalga tutamının arasında Nacka feribotu sanki çalkalanıyormuş gibi görünüyordu.
Stockholm. Sanki görünmez buzlu pamuğa sarılmış, mavi oranı yüksek kuzey ışığında kıyılarına yansıyan kendi görüntüsüne âşık olup sevemediği bir kadının bakışlarından lanetlenmiş ve ebedi soğuk kalbiyle donup kalmış bir kral. Yakışıklı, zeki bir kral. Onun hükmünü gittiğim her yerde hissediyordum. Bu belirsiz baskının ne olduğunu çözmeye çalışıyordum günlerdir. Şehrin atmosferi bende bu etkiyi yaratmıştı. Mary ne kadar aktifse ben o kadar içime dönmüştüm. Bu şehir bana anlamadığım bir şekilde ilginç geliyordu.
Sıramız ilerlemeye başlayınca biraz üzülerek düşüncelerimi ve kumral dalga oyununu terk ettim ve Mary'ye müzeden çıktıktan sonra Lars'a dönmeyip bu günü kendimize iyilik günü olarak kullanmamızın daha iyi olacağını söyledim. Mary hemen evet dedi. O da anlaşılan sıkılmıştı.
İçeriye girmeden evvel dönüp Nacka feribotuna bir daha bakmak istedim. Kaybolmuştu.
Benim bahriyeli ve havacı militarist tarihe olan ilgimi anlamayan; fakat saygı duyan pasifist Mary, bugün için 1628 senesinde denize açıldıktan 1,5 kilometre sonra batan, o zamanın İsveç Kralı II. Gustav tarafından yaptırılan 3 savaş gemisinden biri olan meşhur Vasa gemisini sergileyen müzeye onun davetlisi olarak gitmemizi önermişti. Bizimle birlikte İsveç'e gelmiş olan köpeğim ile önce müze parkında coşturacak ve koşturacak, sonra Laszlo'yu sevdiği soğukta ve sevdiği arabada uyumaya bırakacaktık. Laszlo gibi bir köpek zor bulunurdu. Yolculuğu, yeni yerleri gezmeyi çok seviyordu. Onun için araba yeni bir macera demekti. Yazın arabada 5 dakika bile bırakmıyordum fakat kışın hiç sorun olmuyordu. Onu 4 haftalıkken Azrail'den kaçırmıştım. Hareketli ve sevgi dolu 3,5 seneden sonra bana aniden elveda dedi. Anlaşılan erken ölüm hâlâ Laszlo'nun peşindeymiş, fakat bu başka bir hikâye.
Sağa sola pek dalmadan levhaları izleyip Vasa gemisini bulmuştuk bile. Bu kocaman ahşap gemi, konstrüksiyon hatasından dolayı batmıştı. Aslında İsveç'in düşmanlarını korkutmak için planlanmıştı. Gemi olduğu gibi korunmuştu. Etrafına kurulmuş demir basamakları izleyip geminin üstünden bakmak mümkündü. Biz tabii ki geminin içini merak ediyorduk. Şansımıza, daha doğrusu şanssızlığımıza, geminin içine girmenin güvenlik nedenlerinden dolayı bir haftadır yasak olduğunu öğrenmiştik.
Müzenin kalanını gezdikten sonra, gemiye bir daha bakmak için farklı bir kapıdan koca galyonun bulunduğu büyük salona girdik. Geminin kıç kısmındaki ambar kapısı indirilmişti fakat önüne kırmızı “Entrance forbidden” yazılı bir levha takılmıştı. Mary ve ben birbirimizle baktık: İkimizin de aklından aynı şey geçiyordu. Fısıldaşarak, önce ben etrafı kolaçan ederken onun yük kapısından içeri girmesine sözleştik. Sonra sıra bana gelecekti.
Mary içerideyken ben sanki geminin antika ahşabını inceliyordum. Birkaç gereksiz fotoğraf çekerken Holmes çoktan çıkmıştı bile. Astımı olan arkadaşım, içerideki toza dayanamadığını söylüyordu. Ben de hassasım fakat 17. yüzyıldan kalan bir savaş gemisinin içini çok merak ediyordum.
Sıra bendeydi. Kural çiğniyordum. Bu durum beni rahatsız ederken aynı zamanda tarihi araştırmak için bazen fedâkarlık yapılmasının doğru olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum.
İçeride çok enteresan bir görüntü yoktu. Kaptan odasındaki eski, suda çürümüş deri kaplı kitaplara dokunmadan baktıktan sonra, mutfak kısmına geçtim. Dış duvara birkaç tane gömme dolap yapılmıştı. Dolapların aşağıda olanına eğilip baktım. Arka duvarın tahtasında yan panele tam oturmayan bir düzensizlik fark ettim ve parmağımla sondaj yapmaya başladım. Aniden dolabın arka duvarının alt kısmı bir gıcırdama ile geriye kaydı. Biraz tahtanın diğer ucunu itmeye başladım, ahşap bölüm gıcırdayarak geri çekildi. Duvarın üst tarafına geldiğimde bu sekmenin belki gizli bir yer olabileceği aklıma geldi. Dolap duvarının üst kısmı da gıcırdayarak ayrıldı ve geriye düştü. Karanlıkta elimi dikkatlice dolabın arkasına sokarak bir şeyler bulmaya çalıştım. Aniden korku ve iğrenti ile irkildim. Tüylü bir şeye dokunmuştum. Tüylü nesne hareket etmemişti fakat tabii ki refleks olarak elimi hemen geri çekmiştim.
“Türk turist, İsveç'in tarihi gururu Vasa gemisine gizlice girerek, gizli bir bölmede sıkışmış baygın bir sıçan buldu. Sıçanın havasızlıktan bayıldığını tespit ettikten sonra ilk yardım ünitelerine teslim etti. Sıçan, yapılan tıbbi müdahaleden sonra yeniden serbest hayatına ve Vasa gemisinde yaşayan mutlu ailesine geri döndü.“ gibi saçmalıklar sayıklıyordum. Heyecanlanmıştım.
Çömeldiğim yerden biraz doğrulup etrafa baktım. Antika ahşap mutfak masasının üzerinde bir toprak kavanozun içinde büyük tahta kaşıklar gördüm. Bu kaşıkların birini büyük dikkatle yerinden aldım ve gizli sekmeyi yeniden sondajlamaya başladım. Tüylü nesneye dokunurken kaşık bir şeye takıldı. Kaşığı geri çektiğimde ucuna bir ip takılmış olduğunu gördüm. İp, tüylü ve küçük bir bohçanın ağzında bitiyordu. Kalbim hızlanmaya başlamıştı. Küçük çanta hafif fakat doluydu. Acaba içinde ne vardı?


Yorumlar